Gezi’yi Dünya Devrimsel sürecin Türkiye uğrağı olarak okumalı! Kobane’yi Kürdistan, OccupyCentral’ı Çin, Meidan’ı da Ukrayna uğrakları

Gezi’yi Dünya Devrimsel sürecin Türkiye uğrağı olarak okumalı!

9/11’den beri giderek yükselen huzursuzluk ve öfke dalgası, işgaller ve yağmalar gözlemcilere hem büyük bir krizin hem de ona eşlik edecek devrimsel bir dalganın yaklaştığını haber veriyordu. Hatırlarsanız daha 2000’den önce Pentagon raporlarında ve daha sonra Bush’un meşhur Milli Güvenlik belgesinde de yer almıştı bu öngörüler. Wall Street’in zirvesi Lehman Brothers’ı uçurumun kenarından aşağıya elbirliğiyle iterken, işin renginin değiştiği belli olmuştu. Bu olayı izleyen küresel krizle birlikte Avrupa’da Fransa, Yunanistan, İzlanda, İngiltere ve diğer bir çok ülkede baş gösteren toplumsal patlamalar, daha sonrasında Burma ve Honduras’da yaşanan askeri darbeler, Haiti’deki gibi ABD’nin doğal afeti bile jeo(ekonomi)politik fırsata çevirme girişimleri ve bu arada Wisconsin gibi direnişler ve grevlerin ABD içinde şiddetlenmesi açık sinyalleri ile bir dünya devrimsel dalganın artık yükseldiğini işaret ediyordu.

Bu sinyalleri takip edenler Kuzey Afrika’da ilk önce Tunus hemen arkasından Mısır’da patlak veren olayları doğru algılayabildiler. Zaten bölgede uzun zamandır huzursuzluk, kriz ve açlık kol geziyordu. Tahrir Meydanı işgalini takip eden bir ay içinde neredeyse bütün Kuzey Afrika tutuştu. Bölgenin BOP uygulama alanı olması ve isyanların yayılış hızı herkeste bir şaşkınlık yarattı ve puslu bir ortam doğurdu. Fakat bir iki ay içerisinde kıvılcımların Avrupa’ya da sıçraması; İspanya’nın başkenti Madrid’in Taksimi olan Puerta Del Sol’un 15 Mayıs’da başlayarak 1.5 ay işgal altında tutulması, halk meclislerinin ve işgal çadırlarının yurt dışında okuyan İspanyol öğrenciler ve göçmenler aracılığı ile yayılması ve farklı ülkelerde kurulan yerel ağlar aracılığı ile bunların sürdürülmesi sis perdesini dağıttı. İspanya’da olaylar başladığında kurulan Take The Square ağı ve Democracia Real Ya (DRY – Gerçek Demokrasi Şimdi) ağına bağlı bazı küçük grupların Facebook, IRC (sohbet) ve Mumble üzerinde yürüttükleri örgütlenme, 15 Ekim 2011 için yapılan ve Paris ve Lizbon’da yapılan ulusötesi meclislerde onaylanan Küresel Devrim eylemi çağrısının yayılmasında önemli rol oynadılar. Aynı dönemde New York ve Washington’da da İspanyol öğrencilerin tetiklediği meclisler toplanıyor ve çadırlı işgal denemeleri yapılıyordu. Canada’da yayınlanan Adbuster dergisinin 17 Eylül’de Wall Street’i İşgal Ediyoruz (Occupy Wall Street) çağrısı geldi. New York’da toplanmaya başlayan meclisler ve eylemci ağları bu çağrıya karşılık verdiler. Nihayet uzun ve İsrail, Şili, Yunanistan, İtalya, Hİndistan gibi bir çok ülkede ayaklanmaların yaşandığı sıcak 2011 yazını takiben Eylül ayına kadar uzanan süreçte İspanya, New York ve diğer ülkelerden eylemciler arasında internet üzerinden yoğun ve ağ-örgütlü çalışmalar yürütüldü. Onlarca yaratıcı video ve poster ortaklaşa üretildi ve elden ele gelişerek son halini aldı. İspanyol DRY ağının girişimi ile 15-18 Eylül’de Barcelona’da aralarında Tunus, İtalya, Yunanistan ve diğer ülkelerden gelen eylemcilerin bulunduğu uluslararası bir ‘Hub Toplantısı’ yapıldı. 17 Eylül günü ise Wall Street’i işgal amacı ile başlayan protesto Zucotti Park’ın işgali ile sonuçlandı. Bir hafta içinde polisin aşırı şiddet uyguladığı saldırılar başlayana kadar sadece sosyal medyada infial yaratan bu işgal Eylül sonuna doğru ana akım medyaya da yansımaya başladı. Böylece daha önceden belirlenen tarihi eylem olan 15 Ekim yaklaştıkça halk ve halklar, her yerde işgal çadırları kurmaya, her yeri bir Tahrir, bir Sakarya Komünü’ne çevirmeye hazırlanmıştı bile. ABD içinde Eylül ayının 17’si ile 15 Ekim 2011 arasında çadırlı kent merkezi işgalleri bütün eyaletlere yayılmıştı ve Avrupanın bir çok şehirlerinde de denemeler yapılmaya başlanmıştı. Böylece 15 Ekim 2011, Küresel Devrim günü eylemi, çadırları ve büyük meydan işgallerini gezegen boyutuna taşıdı. Aynı günde 90’ı aşkın ülke ve 1000’i aşkın şehir merkezi benzer şekilde işgal edildi, çadırlar ve halk meclisleri kuruldu.

Uluslararası ve yerel Penguen medyasının Gezi sırasındaki tavrı o zaman da sergilemiş olmaları; Türkiye gibi ülkelerde henüz sosyal medya ve ağlara yönelmek için yerel bir sebebi olmaması ve birden bire patlamış gibi algılanan olayların bir komplo ürünü gibi algılanması olayların daha çok yayılmasını ve birbirleriyle etkileşime geçmesi olanaklarını bir ölçüde azalttı. Türkiye içi gündemin yoğunluğu ve çok hızlı değişmesi bütün dikkatin yerele odaklanmasını getirirken, yukarıda değindimiz gibi ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan Kuzay Afrika halk isyanlarının Tayyip Erdoğan’ın eş başkanı olduğu Büyük Orta Doğu Projesi coğrafyası ile çakışıyor oluşu ve toplumsal muhalefetin bölgenin dinamiklerini iyi bilmemesi gibi nedenlerle, hem sağ hem de soldan gelen komplo senaryolarının etkisi Türkiye’nin bu süreci çok iyi takip etmemesine yol açtı. 15 Mayıs’ın hemen ertesinde İspanya’da olan bir arkadaşın (NaberMedya) 15 Ekim’de Taksim’de açılan çadırları ve daha sonra da Gezi içinde yapılan meclisleri canlı yayınlanması ile yurt dışında yaşayanlar alandan görüntü ve bilgi alabildi. Yaklaşık 40 çadırlı bir işgal olduğunu ve bir kaç gün sürdüğünü bu şekilde öğrendik. O dönemde açılan Occupy Turkey, Occupy İstanbul, Ayaklan İstanbul, Gençler Meydana, gibi Facebook grupları da bilgi akışına olanak verdi. 2011 sonrası sönümlenen bu gruplar Gezi ile tekrar aktif hele geldiler. Süreçte kurulan bağlantılar Gezi ile birlikte, dar kanallar olsalar da, deneyim aktarımı ve iş bölümü konusunda çok faydalı oldular. Yurt dışındaki Türkçe bilmeyen çapulculara anında çevri yapan Facebook grupları ve olayları aktaran canlı sohbet grupları kuruldu. İnternet ve sosyal medyanın, isyanlar dünyaya yayılırken yerel, ulusal ve uluslararası düzeyleri birbirlerine nasıl bağladığına ve bu anlamda olan biteni anlamaya, katkı yapmaya ve ileriye dönük projeksiyonlar geliştirmeye çalışanlar oldu. Dört-beş yıllık gözlemlere ve birinci elden deneyimlere dayanarak şu rahatlıkla söylenebilir ki ‘Gezi’, Brezilya’da ve aynı günlerde Romanya, Saray Bosna, Polonya ve Bulgaristan gibi Doğu Avrupa ülkelerinde yeniden tutuşan halk isyanlarıyla birlikte, 2011’de adı Küresel Değişim (Global Change) ya da Küresel Devrim (Global Revolution) olarak konulan ve sayıları onlarca milyonu bulan insanın katıldığı ve yüz binlerin aktif olarak örgütlemesine katıldığı, parçası ve öznesi olduğu bir dünya devrimsel dalganın parçası olmuştur.

Yönetici sınıflar bir kez daha kendi iç çekişmelerini aralarında ulusal ve uluslararası ölçeklerde geniş çaplı ‘düzeltici savaşlar’ çıkmadan aşamayacakları bir noktaya geldiler. Dünyanın içinden geçtiği süreç bu anlamda Birinci ve İkinci Dünya Savaşı öncesi ile karşılaştırılabilir. Türkiye’de 2000’lerle başlayan ve giderek ateşlenen olaylar bu konjonktürün yansımalarıdır. AKP ve Gülen’e bağlı sermaye gruplarının, Ergenekon olarak adlandırılan Koç-Oyak-İş Bankası sultası denetimindeki katı ve ırkçı devlet aygıtını ele geçirerek iç piyasa hakim konuma gelmelerine rağmen, kendi aralarında devlet ve pazar payı üzerine çıkan paylaşım savaşını aşamamaları bunun göstergesi. Rasim Ozan, Şamil Tayyar, Murat Belge ve Altan kardeşler gibi genetik dönüştürülmüş organik aydınlar bile arayı bulma noktasında iş görememeye başlamış, sermaye grupları arasındaki iç yarılmalar, uluslararası sermaye içi yarılmalara paralel, aşılamaz bir noktaya gelmiştir.

Yerel seçimlerden beri karanlık bulutların, Libya, Mısır ve Suriye üzerinden Türkiye’ye doğru yaklaştığı görülüyor. Özellikle 17 Aralık operasyonlarıyla birlikte büyük bir ‘güç’ ve ‘otorite’ boşluğu doğmuş durumda. Böylesi bir boşluk, asıl kaynağı ve sahibi hepimizin olduğu toplumsal gücün küçük bir elit grubu ya da bir tarihsel blok tarafından ele geçirilememesi durumuna işaret ediyor. Şunu biliyoruz ki, yönetenler yönetememeye başladıkları anda psikozları da şiddetleniyor. Silah gücü, işkenceler ve her çeşit kaba kuvveti devreye sokarak insanlık ve gerçek demokrasi adına bir özgürleşme potansiyeli de ortaya çıkarabilecek böylesi anları, en son Mısır’da gördüğümüz askeri darbeler gibi, Libya ve Suriye’deki iç savaşlar ve hatta daha geniş bölgesel ve küresel savaşlarla acısını kitlelerin çektiği bir seçkin-sermaye içi ego ve güç savaşına çevirmekten çekinmiyorlar. Böylece yönetenler sınıfı iç kavgalarının ‘maliyetini’ dışa aktarmaya; suçu adaletsizliğe karşı zamanında ses çıkarmamaktan başka bir şey olmayan insanları ve genellikle de en fazla yardıma muhtaç olan kesimlerin en fazla acı çekeceği, karlı piyasalara dönüştürmeye çalışıyorlar.

Adına düzeltici savaş denilen ve 9/11’den beri de çevre ülkelere hızla yayılan bu karanlık tablo, 2008’den beri yavaş yavaş merkez ülkelerin kendi üzerine doğru bir bumerang gibi geri dönmeye başladı. İnsanlığın giderek her yeri kaplamaya başlayan bu sınıf barbarlığını, işgaller ve iç savaşlar bölgesel savaşlara ve küresel bir savaşa, ve de açık bir faşizme evrilmeden durdurması gerekiyor. Bunu başarabilmenin bir yolu yerel, ulusal ve uluslararası ölçeklerde tabana yayılan direnişleri birbirlerine kenetlemek ve koordine etmeye çalışmaktır. Zor olsa da başarılabilecek bir iş bu. Küresel anlamda, yerel direnişlerin ve ulusal ayaklanmaların içinde böyle bir çabanın ve seyrin içinde olduğunu görebiliyoruz. Bir çok pürüz ve engelle dolu bu yolda ilerlemek için içtenlikle çaba sarf etmek, direnmek, neşe ve enerjiden kaybetmeden birbirimize moral vermek ve koşulsuz ve engin bir dayanışma göstermek gerekiyor. Eğer ülkeler ve direnişler içlerine kapanmazlar ve el ele kenetlenebilirler ise, Libya, Mısır, Yemen ve Bahreyn’de olanlar, 3 yıldır Suriye halklarının yaşadıkları bölgesel ve uluslararası bir seviyeye sıçramamdan durdurulup geri çevrilebilir. 1914’de işçi sınıfı enternasyonalizminin parçalanması sonrasında insanlığın başına gelenlerden çok daha korkunç felaketler yaşamadan, ezilenlerin ve haklı olanların kazanmasını sağlamak adına direnişlerin ve isyanların gidişatının bu yönde olması ve başarmamız gerektiğini, bu anlamda tarihsel ve yapısal nesnel devrimsel koşullar çerçevesinde direnişlerin öznellikleri yönü belirleyecek diye düşünüyoruz.

Öte yandan diyalektiğin gereği olarak ‘çelişki’ her şeyin özünde ve bu çelişkilerin anlaşılıp çözülmesi bu bağlamda önemli. Örneğin görüldü ki, isyanların içinde Soros, Google, CIA, Mossad müdahil olmaya çalışıyor, Sermaye içi ve sınıflar arası çatışmanın olmazsa olmazı psikolojik savaşlar, gizli servisler. ajanlar bunlar da devrimsel süreçlere karışıyor. Bunun kaçınılmaz olduğunu bilmemiz gerekiyor, yani maalesef adamların işi bu. Özellikle daha on, on beş yıl öncesinde bu isyanların gelişini görenlerinin muhakkak bir şeyler düşünmüş, önlemler geliştirmiş olduklarını düşünmek gerekir. Bazı gerçek bulgulara işaret ederek, metafizik bir şekilde, bütün ayaklanmaları komplo teorilerine indirgeyen yaklaşımlara prim vermemeliyiz. Örneğin Mısır’da Twitter üzerinden etki yaratan Wael Ghonim’in Google’da çalışıyor olması ve daha sonra Occupy Wall Street’in aktif katalizörlerinden olan Justine Tunney’in Google’da kod geliştirici olarak işe başlaması gibi ilginç olaylar var. Hatırlanırsa, Google Mısır’daki süreçte de Ghonim’i sahiplenmiş ve Mübarek hakimiyetindeki ‘egemen’ bir devlete devlete meydan okumuştu. Obama ise, o zaman daha PRISM ortaya çıkmamıştı, Kahire’de bir kaç yıl önce yaptığı ve kendisine Barış Nobel’i kazandıran konuşmasını unutarak Google’ın arkasında duruyordu. İnsan kendine sormadan da edemiyor, Türkiye’de Erdoğan ile halkı gözetleme ve fişleme anlaşması içinde olan kaç firma, defalarca göz altına alınan ve Gezi’de çok önemli rol alan bir eylemciyi kod geliştirici olarak işe alırdı diye. Aynı Google’ın, Facebook ve bazı ABD devlet ajansları ve düşünce kuruluşları ile birlikte Doğu Avrupa’daki turuncu ve kadife devrimlerde rol oynayan Uluslararası Öğrenci Hareketi (daha sonra Movements.org adını aldı) neden ve hangi amaçlarla destekliyor, sınıf perspektifinden anlaşılmalı.

Yine önemli bir diğer örnek de Otpor ve Canvas odaklı komplo teorisi. Türkiye’de de, Erdoğan’a bağlı medyanın, işine geldiği gibi gündeme getirdiği ve barışçıl sivil direnişi adeta uluslararası bir girişime çeviren CANVAS le ilgili. Başbakan danışmanı Yİğit Bulut’un gözdesi olan bir teori. Erdoğan’ı AKP iktidarını dizayn eden Cemaat’e ve aynı dış odaklara karşı savunmak adına bu teoriye tutunanlar Gezi’yi de Mısır, Tunus, Libya ve Suriye’ye yönetimlerine karşı geliştirildiği iddia edilen aynı komplonun içine çekerken, Libya’da ve Suriye’de ne işleri olduğunu açıklamalıdırlar. Öte yandan soldan bu teoriye sıcak bakanlar ise Gezi için de aynı teoriyi gözden geçirmelidirler, ki böyle yapanlar yok değil. Balkanlar’daki savaş ortamında Rusya baskısı ve Alman, ABD çekişmesi arasında sıkışan Yugoslava’nın dağılma ertesinde, Miloseviç’e karşı başarılı bir barışçıl sivil direniş (sırpçası ‘otpor’) örgütleyen, desteği çekinmeden zaten bölgede kurtarıcı olarak algılanan ABD’nin USAid fonundan alan ekip kalfalık dönemini de Soros desteği ile Kafkaslardaki Kadife devrimlerinde yapıyor. Ustalık dönemleri de daha sistemli bir şekilde giriştikleri Kuzey Afrika bölgesi. Bunu gizlemeyen ve sitelerinde nasıl bir sosyal medya ve sivil direniş temelli devrim stratejisi geliştirdiklerini anlatan ekip, ciddi ve saygın eylemciler olarak da kabul görmüşler. Geliştirdikleri veya sistemli bir hale getirdikleri sivil direniş stratejisini Soros, Stratfor, USAid, CIA dahil herkesin kullanımına sunduklarını ve bir kaç önemli üniversitede öğretilmesini sağladıklarını açıkça ifade eden grup felsefelerinin “savaş ve bombaların yerini alacak ise bunu düşmanıma bile öğretirim” olduğunu da açıkça dile getiriyor. Burada asıl önemli olan şey karşıtlarımız içinde bir grubun uluslararası sermaye kontrolünde bir, Gramsci’nin deyişi ile ‘pasif devrim’ ya da Yukarıdan Devrim makinesi geliştirme çalışması yaptıklarını görmek önemli. Bu meseleyi komplo teorilerine havale etmeden, ve sınıf stratejileri temelli bir perspektiften anlayarak, ayaklanmaların ayağına takılmasını engelleyecek şekilde çözmek gerekiyor. Çünkü metafizik komplo teorileri sadece isyanlara katılanlar arasında ulusal düzeyde değil, Türkiye’de olduğu gibi uluslararasılaşma ve evrensel kenetlenme süreçleri üzerinde olumsuz etkiler yaptı ve yapacak. Öznel koşullar anlamında benzer bir olumsuz etki de yine, bütün bir isyan dalgasına karşı geliştirilen farklılık odaklı yaklaşımdan geliyor. Bu yaklaşıma göre de, yaşanan halk isyanları farklı ortamlar ve kültürlerde, farklı nedenlerle meydana gelen farklı olaylar olarak görülmelidir. Bu durum, hem komplolar ve bunların kaynaklarının, hem de isyanlar arası ilişkilerin net olarak düşünmemiz ve haritalandırılmamız gerektiğini gösteriyor.

Üstü kapalı da olsa, sermaye ve sınıf çıkarına vurgu yapan bu tür tartışmalı durumlara rağmen kafamızda nasıl net bir bakış oluşmalı. Ortada somut şekilde bütün bu isyanları birleştiren ortaya çıkış şeklileri, nedenler, yayılma ve devinim biçimleri gibi; süreçler içinde doğaçlama olarak ve ortaklaşa üretilen sosyal icatlar ve yaratıcılığın oynadığı rol gibi; isyanlar arası etkileşim ve iletişimin aldığı form ve içerikler gibi yüzlerce öznel ve binlerce tekil örnek var. Sürekli olarak Twitter, Facebook veya başka kanallardan konuştuğunuz, takip ettiğiniz, ve sizin gibi durumu sizin gibi algılayan ve birbirini tanımayan binlerce gerçek insanın varlığı, bu insanlardan bazıları ile zaman zaman farklı ülkelerde, meydanlarda, sokaklarda buluşup tanışmak, direnmek ve değerlendirmeler yapmak; insanin sanal ortamın gerçeklerden yalıtık ikliminde kendisinin gerçek zamanlı bir sağlamasını almasını mümkün kılıyor. Yine bazı kilit sosyal medya hesaplarından ve bağ iletişim üzerinden düşünce ve eylem biçimlerinin nasıl ülkeden ülkeye, isyandan isyana yayıldığını gerçek zamanlı olarak izlemek mümkün. Fakat bütün bunların ötesinde, asıl unutulmaması gereken, özellikle eleştirel ve ilerici analiz yaptığını iddia eden arkadaşların unutmaması gereken bir gerçeklik var ki o da, yukarıda bahsettiğimiz kapitalizmin uluslararası, ulusal ve yerel düzeylerde içine girdiği kriz. Buna istersek sistemik veya yapısal diyelim, istersek terminal veya ölümcül diyelim ya da Gramsci’den esinlenerek küresel bir ‘organik’ kriz diyelim, devasa bir ekonomi-politik kontrolden çıkışın çelik-soğuk gerçekliği yanılgıları ortadan kaldırıyor. Bu gerçeklik yönete(meye)nleri, artık sayı ve nitelik olarak ‘kritik kitle’ denilen aşamaya ulaşmış insan güruhunun kafasındaki algıyı değiştirerek, onları sosyal medyadan ve diğer kanallardan izledikleri isyanların bir dünya devrimsel sürecin birbirleriyle bağlantılı parçaları olmadığına ikna edebilecek güçten ediyor ve bunu yaparken karşı taraftaki bizleri daha da özgürleştiriyor. Devlet aygıtları zorlandıkça, kontrol imkanları azaldıkça, şiddet ve baskıya yönelindikçe kitle büyüyor ve kafalar daha da netleşiyor, korku giderek silikleşiyor.
2007-08 kırılması: Küresel ve ulusötesi kapitalizmden sermayenin organik krizine

Hem diğer isyanları hem de Gezi’yi iyi anlamak ve nihayete erdirebilmek için hepsini bir arada, hem tarihsel kırılmalar ve coğrafya/bölgesel ve yerel toplumsal dinamikleri anlamında bir birleri ile ilişki içinde ve karşılaştırarak düşünebilmek gerek. Daha da karmaşıklaştıralım; bizce şu anda yaşanan dinamik değişim sürecinin öznel ve yapısal/nesnel süreçlerine ve belirleyenlerine, bir birinden önemli tutmadan, bireysel, kolektif, yerel, ulusal, bölgesel ve küresel seviyelerde bakabilmek gerekiyor. Eylemi ve analizi de birini diğerinin önüne koymadan yapabilmeli ve geliştirebilmeliyiz. Farklı coğrafyalarda aynı günlerde milyonlarca insanı gerçek zamanlı olarak içine çeken ve daha önce potansiyel olarak var olsa da bir gerçekliğe dönüşmemiş milyarlarca devrimci düşünce ve davranışın eklemlenebildiğini, en ufak ve bireysel de olsa bir katkının kolektif harekete yöne ve ivme verebildiğini görüyoruz.Böylesine çok katmanlı ve dinamikli toplumsal süreçleri anlayıp bükebilmek için statik, düz mantığa dayalı, kapalı, dışlayıcı ve indirgemeler kullanan bir anlama çabası sadece yanıltıcı oluyor. Sağlıklı ve çalışır stratejik perspektifler ortaya koymak için bir anlamda Davutoğlu’nun, AKP’yi ve onun ‘başarısını’ açıklarken kullandığı: “iç dinamikler ile dış dinamikler örtüştü” ifadesindeki dinamikleri, nasıl ve nerede örtüştüklerini, ve bu ifadeyi bu gün için tersine çevirerek söylersek, iç kırılmalar ile dış kırılmaların nasıl örtüştüğünü kavrayabilmemiz gerekiyor. Bu çabada bize yardımcı olan bir çok zengin teorik ve pratik birikim hem geçmişten geliyor, hem de bugün yürütülen çok ciddi ve üretken tartışmalar var. Hızla bir hapishaneye dönüşse de İnternet üzerinden milyonlarca kitaba, gazeteye, makaleye, ve milyarlarca kaynağa erişmek, bunlar arasından işimize yarayacakları taramak bulmak, ve daha da güzeli sınırsızca paylaşmak hala mümkün.

Bu bağlamda Türkiye’deki halk isyanı, Ergenekon süreci olarak bilinen ve AKP-Gülen-Liberaller ittifakının yükseldiği ve geleneksel yönetici sınıfın bir kısmının mülksüzleştirilerek Koç, Sabancı gibi Eski-Çocuklar Ağının (Old-Boys Network) önde gelenlerine diz çöktürüldüğü süreç ertesinde ‘özgürleşen’ pastayı kapışmak isteyen Gülen ve AKP yandaşları arası gerginlikler, iki tarafın giderek şiddetlenen şekilde birbirlerini yemeye başlaması ve çöküşe geçmesi, Kürt hareketinin geçirdiği evrim, Türkiye’deki diğer mücadelelerin taşıdığı enerji ve bunlar arası çelişkiler; Orta Doğu ve İç Asya’da girişilen ABD öncülüğündeki işgaller ve sonrasında ortaya çıkan karmaşık toplumsal yapılar, Vahabi-Selefi, Sünni-Şii dinamikleri gibi iç/bölgesel dinamik ve çelişkiler, ve en nihayetinde Batı yönetici sınıfların kendi yöneteme (paylaşamama) krizi sonucu parlamenter burjuva demokrasisinin küresel anlamda meşruiyetini yitirmesi ve 1990-2004 arasında Küresel Yönetişim, İmparatorluk veya Yeni Emperyalizm olarak okunan süreçten açıkça emperyalist mücadelelerin yaşandığı, otoriter eğilimlerden açık faşizme doğru yönelen uluslararası dinamikler birlikte okunmak zorunda. .Bu dinamikler arasında her halde en başta geleni BRICS olarak adlandırılan Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika gibi ülkelerin yönetici sınıflarının Kuzey merkezli küresel sermayeye kafa tutar seviyede güçlenmeleri ve Avrupa, ABD ve Japonya merkezli yönetici sınıflara her alanda kendi şartlarını dayatacak noktaya gelmeleridir. Bununla birlikte de dünya güç merkezinin coğrafi olarak Atlantik’ten Pasifiğe sancılarla kayışı tabi ki. Fakat bence en az bir o kadar önemli ve isyanları doğrudan ilgilendiren bir dinamik gözden kaçmamalı. O da, hem yayılış hızı ile küresel sermaye birikiminden on yıl kadar kısa sürede devasa parçalar koparabilmesi ile, hem de borsalar, merkez bankları, özel bankalar, sigorta şirketleri ve büyük fonlardan oluşan finansal kapitalizmin altyapısı, hem de tüm diğer şirketlerin, politik partilerin, parlamentoların, sendikaların, neredeyse istihbarat ve askeri kurumları dahil tüm devlet aygıtı ve sivil toplum üzerinde, iletişimin kontrolü yeteneği ile yapısal güç kazanan Microsoft, Apple, Google, Facebook gibi bilişim sermayesi ve hızla yükselen telekomünikasyon sermayesinin ortaya çıkardığı dinamik ve çelişkilerdir. İsyanlar sadece bir kaç ilişki hattını çizmeye çalıştığımız bu geniş ve karmaşık tablo içerisinden bu tabloyu yararak ortaya çıktı. Bu karmaşıklığın yarılması kadar, onu olabildiğince anlamamıza yarayacak açık ve samimi tartışma mekanlarının yaratılması önemli. Karanlık noktalar üzerine üretilen komplo teorileri yüzünden kafası allak bullak olmuş samimi ve çok büyük kitleler var. Sistem ve yönetenler, kontrol ve çıkarlar uğruna bu gibi daha çok düşük gelir ve eğitim olanaklarına sahip insanlar arasında ayrışmaları şiddetle yeniden üreterek, kitleleri karşı karşıya getirmek ve birbirlerine kırdırmak konusunda çekingen davranmıyor. Tarihin binlerce örnekleri ile dolu olduğu bu noktaya yukarda değinmiştik. .
Bu noktada, Gezi’yi diyelim, kendisini önceleyen veya onunla aynı günlerde başlayan diğer ülke ve coğrafyalardaki isyanlar ile birlikte ve karşılaştırmalı şekilde düşünürken bazı kategoriler ve dönemselleştirmeler geliştirmek mümkün. Bunlardan ilki ülke-bölge-ve küresel kontekstinde yaşanan ağ savaşlarının tarihsel analizi. Buna göre örneğin, ilk olarak o ülkedeki kapitalist sınıf içi ve tarihsel bloklar arası ana yarılmaların bir haritasını ve bu yarıların küresel kapitalist hiyerarşi içindeki yarılma karşısındaki dinamik konumlanışlarına bakmak gerekir. Örneğin Mübarek, Mısır Ordusu ve Müslüman kardeşler arasındaki çıkar yarılması ve onların bağlantıları… Tunus yönetici sınıfları arasındaki, Ocak 2011 ayaklanması öncesi yaşanan yarılma ve Ben Alinin hem liberaller hem de islamcılarca yalnız bırakılmasını… Tayyip-Milli Görüş-Müsiad, Gülen-Tuskon, arası yarılma ve Erdoğan’ın giderek yalnızlaşması… Lİbya’da Kaddafinin son dönemi gibi, Bahreyn’de, Suudi Arabistan, Suriye, İran ve İsrail’deki yarılmalar gibi, süreçleri detaylı incelemek ve birbirleri ile bağlantılı bir ağ analizi yapmak, hem diğer isyanların hem de Gezi’nin ortaya çıktığı koşulları çok daha iyi anlamamıza, onu diğer ayaklanmalara, Suriye’deki, Irak^daki, Afganistan, Pakistan, Rusya’daki hangi gruplar ile iletişime geçirebileceğimize, hangi sosyal medya veya diğer araçları ve kanalları kullanarak doğru bilgi ve kişilere ulaşabileceğimize, ve nasıl bir koordinasyon geliştirebileceğimiz konusunda, komplo teorilerinin karanlık kuyularına düşmeden, veya büyük bir sermaye stratejisinin oyuncağı olmadan Dünya ilerlenebileceğine ve devrimci dalgaya sağlıklı katkılar yaparak pozitif enerjiler aktarabileceğimize inanıyorum.

Halk ayaklanmalarını birbirleri ile karşılaştırırken kullanılabilecek ikinci bir kategori de aktör-örgütlenme-ve ittifaklar olabilir. Bu mercekten bakarak hangi ülkedeki ayaklanmalarda ne çeşit aktörlerin etkin olduğu, bunların sınıfsal temelleri, sendikalar, sivil toplum örgütleri, dernekler, vakıflar, vb gibi hiyerarşik toplumsal muhalefet örgütleri ile ayaklanmaya katılan bireylerin ve yatay örgütlenmelerin etkileşimleri anlamında da kullanışlı analizler geliştirebiliriz. Örneğin sivil toplum ve sendikaların çok gelişkin olmadığı Kuzey Afrika’da grevlerin ve sendikaların oynadığı roller ile İspanya’da ve Avrupa’daki diğer İşgal Et eylemlerinde sendika ve partilere alınan keskin ve negatif tavrın boyutları ve etkileri, buna karşı özellikle ABD ve İngiltere’de IWW veya diğer ilerici ve devrimci sendikal yapılarla ve ya örgütlü işçi kesimleri ve sivil toplum muhalefeti
kampanya grupları vb. ile geliştirilen dayanışmalar dikkatle incelenmeli ve yapıcı ve yaratıcı çıkarımlar yapılmalı diye düşünüyorum. .Bu anlamda örneğin Gezi’nin daha çok Yunanistan, Kuey Afrika ve !5M-İşgal Et hareketlerinin bir sentezi gibi algıladığımı söyleyebilirim. Gerek Taksim’de ve Atatürk Kültür Merkezi binasının verdiği görüntü, sosyal medya ve forumlara yansıyan görüntüler örgütlü ve örgütsüz kesinler arasında b,r dışlama veya tamamen örtüşmeden çok birlikte çalışma ve karşılıklı tanıma şeklinde ortak bir algı ortaya koyduğunu gördüm. Buralardan ve özel deneyimlere daha yakından bakarak bütün ayaklanmaların ortaya çıkış süreçleri, katılım ve dayanışmanın stratejisi ve taktik araçları, sivil toplumun veya toplumsal muhalefetin politik olarak aktif kesimleri arası diyalog deneyimleri, dikey olarak örgütlenen hiyerarşisi olan örgütler ile yatay, bireysel katılıma inananlar arası iletişime dair bir çok düzenli ders çıkarılabilir. Farklı ideolojik perspektiften gelmenin ötesinde zıt kutuplar olan, LGBT bireyler ile TGB’nin ve Kürt hareketinin isyan içerisindeki ve sonrasındaki konumları, forumlara yansıyan tartışmalar olanaklara ve aşılması gereken problemlere ışık tutuyor. Bu genel diyalektik içinde,

Üçüncü olarak ise isyanların uluslararasılaşması ve sosyal medyanın kullanımı merceğinden bakabiliriz. Buna aşağıdaki soruya verdiğim cevap ile değineceğim, fakat burada son olarak 2008 krizi ile ve Gezi’nin parçası olduğu dünya devrimsel dalganın işaret ettiği tarihsel kırılmaya ve onu önceleyen son on, on beş yıllık sürecin bir dönemleştirmesine değinmek istiyorum. Bence bu kırılma hem yukarıda çizdiğimiz tablo ile hem de aşağıdaki sorunun işaret ettiği ve toplumsal iletişim ve örgütlenme anlamında ortaya çıkan yeni olanakların gelişim süreciyle örtüşüyor. 1960’ların sonunda Keynseyen kapitalizmin krizine cevap olarak Çok Uluslu Şirketler, DB, IMF, OECD, BM, Bilderberg, Üçlü Komisyon gibi bazı uluslararası kurumsal yapılar eliyle yürütülen hakim sınıf stratejisi parasalcı neoliberal politikalar ve yapay finansal balonlar temelinde bir kapitalist yeniden yapılandırma (veya küreselleşme) olarak adlandırıla geldi. Bu saldırı süreci, 70’ler ve 80’ler boyunca sürekli olarak hem merkezde hem de çevredeki krizlerle dayatılıyor ve küresel bir dünya pazarı inşası öngörüyordu. 1990’larda EU-NAFTA-WTO gibi GATS ve MAI gibi neoliberal Küresel Yönetişim, veya kimilerinin ulusötesi devlet dediği şey şekillendi. Yalnız buna karşılık, aynı 90’laryine hem merkez hem de çevrede hem ekonomik hem de politik krizleri iyiden iyiye şiddetlendirdi. NAFTA karşıtı kırsal Zapatista ayaklanmasından, 1999 Seattle’daki MAI karşıtı büyük gösterilere, Latin AMerika’daki genel halk isyanlarına, su ve gaz savaşlarına kadar bir dizi toplumsal başkaldırı bu sürece paralel olarak geliştir. İnternet üzerinden gelişen direniş örneklerinin ilki EZLN’ye verilen uluslararası destek oldu. 1994 yılına denk gelen bu olay aynı zamanda, GATS aracılığı ile piyasalaşan İnternet üzerinde ilk defa WWW denilen renkli ve görsel iletişim sistemin kurulması ve sıradan bilgisayar kullanıcılarının internet ile tanıştırılması ile bir ‘dot.com’ balonunun ortaya çıkış ile çakışıyordu. Yine de kırsal bir direniş ile daha önce sadece teknik bilgili bilgisayar ‘geek’lerinin katılabildiği ve Cyberpunk olarak bilinen bir siber direniş kültürünün buluşması ve etkileşim içine girmesi anlamına geliyordu..1994 ve 1998 arası Türkiye’de ve dünyada büyük krizler patlak verdi. Tansu Çiller döneminde yaşanan büyük borç krizi, Kosova Savaşı, Asya krizi. Lowinski tape skandalı ve Öcalan’ın yakalanışı gibi bir dizi olay köşe taşları oldu. Aynı yıllar MAI ve GATS ile fikir ve yaratıcılığın ve insan genlerinin de metalaşmaya başladığı yıllardı ve giderek büyüyen bir muhalefet ortaya çıkıyordu. Clinton’un alaşağı edilmesi, siyasal islamın hızla güçlendiği, ABD Milli Güvenlik Belgesi ve 9/11 evrilen 1999-2000-2001 süreci, Seattle’dan Dünya Sosyal Forumu’na ulaşan milenyum süreci ile ve Türkiye’de Bankacılık ve Anayasa krizleri ile başlayan ve bir çok kritik reformun 15 günde gerçekleştirilerek ülkeyi erken seçimi götüren, mimarının da şimdiki CHP sürecini şekillendiren Derviş’in olduğu bir süreç ile örtüştü. Yeni milenyumu açan bu bir kaç yıl içinde Milli Görüş-Gülen-Lİberaller formülünün nasıl ‘dış mihraklarca’ ABD ziyaretleri ve elçileri ile beraber nasıl formüle ve inşa edildiğini net olarak hatırlıyoruz.

2001’de ABD’de Bush, 2002 Kasım’da Türkiye’de AKP hükümet oldular. Gülen^in Derviş ile arası iyi Derviş’inse Bush ile arası kötüydü. Küresel Keynesci Stiglitz’in ekibi ile birlikte zaten IMF ve Dünya Bankasından atılmak üzere idi bu iyi küresel yönetişimci ekip. Ömer Dinçer Derviş modelinin dini yorumunu geliştiriyor ve Koç liderliğindeki geleneksel yönetici ve devlet sınıfının nasıl tasfiye edileceğini öngörüyordu.Gülen cephesi İdeolojik ayaklar olan laiklik/irtica tehdidi kartının Protestan İslam, ve bölücü/Kürt tehdidi kartının da Ümmetçi İslami Yönetişim anlayışı ile çökertileceğini öngördü. Temiz ve AK, IMF, AB ve WB destekli bu gerici koalisyonun dünyaya daha çok otoriterleşme getirirken Türkiye’ye daha çok demokrasi getireceğine inanan liberaller de AKP ile Gülen ittifakına destek verdiler. Arkasından Afganistan ve Irak gibi müslüman ülkelere yönelik işgaller başladığında Meclis’ten geçemeyen tezkere ilk zıtlaşma olmuş, GÜlen bu işe bozulmuş, Erdoğan ise ilk primini yapmıştı.
İnternet, dijital aktivizm, yurttaş gazeteciliği.. Harekat savaşında yeni cepheleri İşgal Et!

Somut hayat düzleminden bakıldığında ‘at izi ile it izinin birbirine karıştığı’ dönemler olduğu için gerek yukarıdan devrim, gerekse halk devrimi süreçlerini her zaman iktidar blokundaki şiddetlenen yarılmalar ve durumu idare edememe, adeta misket kapışan çocuklar gibi güç ve birikimi paylaşımı ekseninde ayyuka çıkan yönetici sınıf içi ittifaklarla birlikte dinamik olarak okumaya çalışmalıyız. Devletin içine düştüğü aciz konum, medyanın trajikomik hali, inanılırlığını tamamen yitiren ve giderek zavallılaşan hatta işsizleşen bir organik aydın ordusu gibi bugün hemen hemen her ülkede, ama özellikle Gezi benzeri ayaklanmaların yaşandığı süreçlerde ortaya çıkan tablo bir kırılmadan, yarılmadan çok artık bir tuz buz olma halini almaya başlıyor. Gezi’de grafiklere, esperilere, videolara, konuşmalarla, forumlarda yaşanan tartışmalara da çırılçıplak yansıyan, ve internet üzerinden ışık hızı ile gezegenin her yerine yayılan tablo buydu. Ve bu tablonun çizerleri aslında ne eski tabir ile profesyonel devrimci, ne de daha yeni tabirle aktivizm gibi kategorilere sokulabilir. Kitlelerin varoluşunun ciddi bir eylemsellik boyutu kazandığını görüyoruz. Belki de o yüzden bu kategoriler bir şekilde kulağa Gezi ruhunu tam olarak yansıtan kategoriler olarak gelmiyorlar. Eylemci, öfkeli ve azimle #’direnen, mücadele eden adam, kadın, hatta penguen daha çarpıcı geliyor. Öylesine motive ve pratik hayatından gelen güçlü bir nedenle direnen, direniş ve dönüşüm için gereken aracı, onu nerede bulacağını, ne zaman ve nasıl kullanacağını veya öğreneceğini bilen kitleler çıktı ortaya.

Yukarıda da değinmiştim örneğin, çoğunluk gibi ben de Kuzey Afrika’daki olayları ilk önce ana akım medya üzerinden duydum ve oradan sosyal ağlara geçtim. Kuzey Afrika’daki isyanların ilk günlerinde Russia Today, El-Cezire, ve İngilizce yayın yapan Çin kanalı CCTV’den, ek olarak da Facebook’dan ve bloglardan takip ettiğimi hatırlıyorum. Daha sonra BBC ve CNN’i sadece dakika ve skor almak için değil, aynı zamanda kafamdaki sınıf analizi için data toplamak için olabildiğince takip etmeye çalıştım. O zaman, ben de biç çok kişi gibi Twitter’a mesafeli duruyordum. Hem çok iyi bilmediğim, hem de kullanmak için iyi bir nedenim olmadığını düşünüyordum, düşüncelerimi kısa kısa özetleme pratiğim de yoktu, 140 karakter sınırı başlarda beni de çok zorladı. Bir de internet güvenliği ile ilgili yaygın çekincelerim vardı. Bu çekincenin maliyeti Kuzey Afrika’da ki bir çok anahtar bağlantıya zamanında ulaşamamak oldu. Mısır’dan takip ettiğim ilk hesap mesela, yine yukarıda söz ettiğim Google çalışanı olan ve bizim Mehmet Ali Alabora gibi Twitter üzerinde çok takipçisi olan, attığı twitlerle olayları başlattığı iddia edilen Wael Ghonim idi. Wael’i takip etmeye CNN’e verdiği röportajdan sonra başladım. Ghonim’in serbest bırakılması için Tahrir’den rejime ültimatom verilmişti ve Mübarek süre bitimine az zaman kala Ghonim’i bırakmıştı. CNN Int. röportajı da bundan bir kaç saat sonra canlı olarak yapılıyordu. Röportajın içeriği ve sunucular ile Ghonim arasındaki diyaloğun doğasını çok ilginç buldum ve bilgisayarımı açıp Ghonim’i Twitter’da ekledim. Bahsettiği şeyler benim de o günlerde yoğun olarak üzerinde çalıştığım Peer-to-Peer (eşitten eşite) ağlar konusu ile alakalı noktalar içeriyordu. Ghonim’in Twitter üzerinden P2P teorisyeni Michel Bauwens ile bağlantı kurmasına aracı oldum. İşin doğrusu, Twitter ve Facebook’un nasıl bir uluslararası ağ örme potansiyeli taşıdığını içimden tartışıyordum ama an bu pratik ile potansiyelin büyüklüğü kafama ‘dank’ etmişti. Bir kaç hafta içinde fark ettim ki zaten hem Kuzey Afrika’da arapça konuşulan ağlar ve bağlantılar almış başını gitmiş, diasporaya taşınmış bile.

Yeni medya üzerinden ulaştığım diğer bilgi kanalları, bizim Beş Deniz ve Latin Bilgi benzeri iki dilli ve daha çok diasporadan veya gezgin blog gerillalarının yazdıklarıydı. İsyanların Kuzey Afrika’ya yayılışı, Wisconsin ile selamlaşmalar, ortaya çıkan görsel üretim ve sosyal medyanın rolü hakkındaki İngilizce makaleleri ve Türkiye’deki mesafeli ve eleştirel algıyı ilgi ile takip ettim. Dil nedeni ile çok fazla bilgi yayılmıyordu. Ben daha çok sosyal medya ve sendikalar konusuna odaklanıyordum, ve isyanların yayılması sürecini anlamaya çalışıyordum. Devrim üzerinde Düşünceler (ROAR), Take the Square (Meydanları İşgal Et), European Revolution (Avrupa Devrimi), Democracia Real Ya International (DRY uluslararası), US Day of Rage (Amerikan kalkışma günü), ve 15O Küresel Değişim gibi ingilizce sayfalar ve bunların Twitter hesapları üzerinden bir ağ analizi geliştirdim ve önemli ve kilit bilgileri takip ettim. 15 Ekim sonrasında NY polisinin barışçıl eylemcilere giderek artan şekilde şiddet uygulanmaya başlaması ile ABD’nin kendi Penguen Medyası CNN, NBC gibi kanalların da artık ABD’deki ve diğer ülkelerdeki işgalleri vermeye başlaması ile artık ana akım medyadan ve sosyal medyadan gelen görüntü ve bilgiler ‘mix’ edilerek yayılıyordu. İlk yerel işgallerim 15 Ekim’de Brüksel’in işgali ve ertesinde Amsterdam merkezdeki Borsa binasının önünde kurulan işgal kampında oldu. Ölçek olarak Wall Street’deki Zucotti (Liberty) Park kadar olan görece küçük bir park/meydanın işgaliydi bu ve ortam Sakaya komününün aynısı idi. Hatırlarsanız Ney York’ta Zucotti Park’ın işgali 17 Eylül’de başlamıştı ve 15O (15 Ekim) Küresel Devrim eylemine kadar kodlar paylaşılmış ve yerelleşmişti bile. Buraya kadar hep başka İngilizce be Hollandaca üzerinden takip edip katıldığım bu süreçlerden 2 yıl sonra gelen Gezi, her ne kadar fiziksel olarak orada olamasam da, ülke arka planı bilgim ve dil açısından sosyal medya üzeriden en iyi takip edebildiğim isyan oldu.

Gezi’den bir kaç ay öncesine kadar insanların çoğu belki biraz da haklı olarak akıllı telefonlara, internete, ‘App’lere, ve siyasete çok soğuk bakıyordu. Buna karşın belirli bir politizasyon trendi hissediliyor, kullanıcı isimlerine ‘TC’ veya ‘ayyaş’ gibi, eklemeler yapılması gibi espritüel siber eylemler artmaya başlıyordu. Diğer büyük bir kesim de sohbet, mesaj, filim, müzik, gibi sosyal iletişim için kullanırken, bir yandan da aslında yakında devrimci araçlara dönüştüreceği sağlam bir deneyim kazanıyordu. Bu ikinci grup annesini, babasını, dedesini, arkadaşlarını zorla ikna ederek bir sosyal medya hesabı açtırıyor, Twitter ve Facebook’a, oyuna veya komik sitelere davet eden e-postalar atıyor, veya ekşi sözlükten linkler gönderiyorlardı. Bu enformel öğrenme ve kısıtlı kendiliğinden yayılma süreci aslında bir anlamda Gezi için bir altyapı oluşturdu. Ötre yandan politik olarak deneyimli ve örgütlü bir çok geleneksel eylemci, yukarıda belettiğimiz haklı nedenlerden dolayı, Gezi’den önce hem sosyal medyaya hem de isyanlara şüphe ile bakıyorlardı. Bir anlamda Tayyip Erdoğan’ın Gezi sonrası sosyal medya ve dış mihraklar ile ilgili yaptığı açıklamalara daha yakın bir konumdaydılar.

Tabi bu değerlendirme herkesi kapsamıyor, örneğin örgütlü ve kurumsal olarak da çok önemli katkılarla zemini hazırlayan arkadaşlar oldu. Örneğin Sendika.org, Emek Dünyası, Sol Defter gibi siteler, Sendika TV, Hayat TV, İMC TV gibi hem etkinliklerin ve eylemlerin canlı yayını, örneğin Tekel direnişinden yapılan canlı Sendika.Org’un yayınları gibi, ve programların katkısı Gezi sürecinde de Parkların, meydanların ve sokakların deneyimini dışarı taşıyan en önemli kanallara dönüştüler ve bu izleyici ve katılımcı anlamında ciddi bir karşılık buldu. Bir anlamda sokaktan eylemcilerin Naber Medya ve senin yaptığın canlı yayınları tamamlayan Çapul TV’nin ortaya çıkışı, yine sizlerin Tarem’de ve diğerler değerli arkadaşların uzun zamandan beri konuya dikat çekiyor oluşunuz, yaptığınız araştırmalar, eğitimleri ve konferanslar, akademi ve medyada Erkan Saka ve Özgür Uçkan gibi, Korsanlar ve Alternatif Bilişim Derneği gibi, ve LaborComm gibi deneyimler çok önemli bir altyapı sundu bence ve bunlar Gezi sonrasında adeta patlama yaptılar. Hem sosyal medya üzerinde hem de gerçek dünyada. .

Gezi bize şunu tekrar gösterdi ki asıl bilgilenme ve öğrenme praksis ile mücadele sırasında ediniliyor. Yani insan bir aracı kullanmak için önce iyi bir nesnel nedene sahip olmalı. Hele yeni araçlara olan direnişin kırılması için bu şarttı. Bİr kere isyan patlak verince ve internetten olayları takip etmeye çalıştığınızda ilk başlarda bilgi akış hızına ve yoğunluğuna ayak uydurmayı öğrenene kadar ekrana boş boş bakmak, yerinden sırt ağrıları içinde kalkmak ve hatta kalkamamak söz konusu. Bazen saatlerce hiç bir şey, katkı, verimli bir iş yapamadığınız, ya da artık duyumsamanızı yitirdiğiniz anlar oluyor. Yavaş yavaş organizmanız makineye uyum sağlamayı başardığında ve koordinasyonunuz hızı kazandığınızda; aynı sürat sporlarında aşırı hız yaparken refleksler üzerine bir hakimiyet geliştiren sporcular gibi; internet üzerinde bağlantıları, ağları, tarihleri, hesapları, şifreleri hatırlama, anahtar ‘node’ları seçme ve birbirine bağlama, kolektif imajinasyonun ve duygusallığın bir görüşe, eyleme ve dolayısıyla bir toplumsal güce dönüşümü mümkün oluyor.

Bu kolektif enerjinin ve gücün yoğunlaştırılıp dağıtılabilmesi ve yeniden bir noktaya odaklanabilmesi, bu şekilde sanal ortamdaki ve sokaktaki kaosu bükerek onun içindeki düzeni okuyabilmek ve bir nevi koordinasyon öngörebilmek, olamaz deneni gerçekleştirebilmek mümkün oluyor. Gezi’de Türkiye halklarının ilk elden deneyimledikleri ve başardıkları bu praksis oldu. Aynı anda burjuva iktidarının görece ve şok zayıf düşüşü, verdiği saçma sapan tepkiler ve yaptığı U dönüşleri; bu yeni ve dinamik devrimsel güç ve likit stratejiye verdiği şiddetli tepki, anlık öğrenme deneyimleri ile birlikte gözlerimizin önünde gerçekleşti, hepimiz bu şeyin parçası olduk. Dünya insanlık tarihinde devrimsel süreçler şimdiye kadar hiç bu kadar çırılçıplak gözler önünde gerçekleşememişti. ‘Aktivizm’ veya ‘devrimcilik’ gibi geleneksel kategoriler belki de böylesi bir ‘direniş olma’ veya ‘devrim olma’ haleti ruhiyesini ifade etmekte yetersiz kalıyorlar ama yine de kendim de sıkça kullandığım için, dijital aktivizmi veya dijital devrimcilik en hızlı ve etkin olarak Gezi, 15M, Occupy, Arap Baharı gibi isyan anlarında patlama yapıyor.

Yani emin olabiliriz ki bizler Gezi’de ne hissettik ve öğrendikse Tunus’da, Mısır’da, emperyalizm ve diktatörler arasında ezilmeden önce Libya, Suriye, Suudi Arabistan ve Bahreyn’de, ve neredeyse bütün Arap coğrafyası, İsrail, Şili, Hİndistan, İspanya, Amerika, ve daha bir çok ülkede insanlar benzer şeyler yaşadı ve hissetti. Şu anda biz ne yaşıyorsak çok benzerini Brezilya’da, ABD’de, Avrupa’daki işgalciler ve çapulcular deneyimlediler. Hala bu daha başlangıç mücadeleye devam diyen binlerce insan var. Ülke yapısı ve deneyiminin, hazırlık alt yapısının derinliği gibi konular deneyimler arasındaki farklılaşmalarda belirleyici oldu. Bİr de zaman akışı sürecinde bir birikim ve uluslararası dayanışma ortaya çıktı ki bu da sonradan gelen ayaklanmalar üzerinde etki yaptı.

Örneğin forumları düşünürsek; mesela her Occupy işgal kamplarında olduğu gibi birer Gezi medya merkezi kurulamamış olması, sanırım koordinasyon ve iletişim etkinliğini düşük tuttu. İşgal kamplarının olmaması ise forumların İspanya ve Occupy meclislerine kıyasla biraz daha hızlı sönümlenmesine neden oldu. Örneğin Gezi forumlarının notları, forumlardan çıkan çalışma gruplarının notlarını, eylem videolarını, ve muhteşem görsel ve işitsel üretimlere ulaşmak veya bir araya toplamak kolay olmuyor şimdi. Buna karşın 15M ve Occupy medya merkezlerinden gelen bir sürü kaydı bir araya getirmek mümkün olmuştu ve bunlar hala Gezi’ye kıyasla daha rahat erişilebilir durumdalar. Mesela 15M-Pedia veya Occupy Directory böyle siteler toplanana bütün yazılı görsel dijital kaynak buralarda toplanıyor. Bir de her ne kadar Naber Medya gibi, senin ve bir çok diğer arkadaşın alandan yaptığı canlı yayınlar ciddi bir izleyiciye ulaştı ise de, koordineli bir canlı yayın ağı kurulamaması etkiyi ve erişimi kısıtladı. Bİr diğer kısıt da, daha çok dil problemi nedeni ile Gezin’nin uluslararası etkileşimi genişletme anlamında oldu sanıyorum. Bu aşamada olumlu olumsuz bütün deneyimler değerlendirilerek ve birbirleri ile kenetlenerek ileriye doğru taşınıyor olması çok umut verici. Hepimizin bu işe katkı vermesi gerekli.
Sendikalar, uluslararası emek-ağları ve küresel işçi sınıfının kendini inşası

Başında beri kabaran bu isyan dalgasını Emek perspektifinden bakarak, işçi sınıfı, sendikalar buradan ne öğrenebilir, geleceğin işçi ve sınıf örgütlenmeleri bu fenomenden nasıl dersler çıkarılabilir gibi düşüncelerle takip edenler oldu. İsyanların uluslararasılaşmasına ve ulusötesileşmesine dair sorunsala teorik ve eyleme yönelik yaklaşımlar da ortaya koyuldu. Bilindiği gibi bu konudaki ilk pratikler ve teorik çalışmalar kişisel bilgisayarların ve internetin geliştiği 80’ler ve 90’lara kadar götürülebilir (Waterman, 1992; Lee, 1996). Yine yukarıda kısaca değinildiği gibi, bu dönme içkin ve yine Batı’da yoğunlaşan paralel bir diğer gelişme, daha çok programcılık ve bilgisayar elektroniğini bilen ve gündelik olarak kullanan bir nesillerin gelişi ile ortaya ‘hackerlar’ ve ‘cyberpunk’ olarak bilinen bir eylem pratiği çıktı. Bu tarz gruplar manifestolar, etik ilkeler ve politik bir anlaşıy geliştirdiler. Kriz ve küreselleşmeye eşlik eden bu hareketler yirmi otuz yıl boyunca işçi hareketi ve diğer sosyal hareketler ile etkileşime girmeden, ayrık bir siber aktivizm kanalında aktı. İlk ciddi etkileşimler 1994’de WTO-GATS-MAI-NAFTA sürecinde Zapatista direnişinin internet üzerinden uluslararası yankı yaratmasi ve sonrasında görüldü. GNU/Linux ile sembolleşen özgür ve açık kaynak yazılım mücadelesi cyberpunk hareketinin ekonomi-politikleşmesini ve o jenerasyonun içinden çıkan deneyimlerin politik projelere dönüşmesini getirdi. Daha sonra IndyMedya, Wikileaks, TOR gibi çok önemli deneyimlere dönüşecek projelerin temellerinin 90’lı yıllarda atıldığını görüyoruz. Sendikal alanda’da da e-posta ve tartışma gruplarının, IRC canlı sohbet kanallarının ve tartışma forumlarının yaygınlaştığı ve sendikal faaliyet için kullanıldığı yıllar bu yıllar. Labor Net deneyimi ve nihayet eposta ile protesto kampanyalarını uluslararası düzeyde sistematize edilmesi fikrinin ete kemiğe büründüğü LabuorStart projesinin 1999’da hayata geçmesi. Türkiye’den daha sonra Sendika.org’a dönüşen LabourNet Türkiye’nin bu göreli erken dönem deneyimlerle etkileşimi, Gezi süreci ve sonrasında da çok olumlu bir etki yaptı mesela. Batı ülkelerinde, Türkiye’de ve uluslararası sendikaların ilk sendika internet sitelerinin kuruluşu da yine 90’lı yılların sonlarına ve 2000’li yılların başlarına denk düşüyor. Örneğin Oleyis’in ilk internet sitesini 2000-2001 döneminde şimdi Sosyal İş’de görev yapan Mahsun Turan arkadaşımızın bir tasarım firmasına yaptırdığını hatırlıyorum. Bir iki yıl sonra Mahsun’un görevine geldiğimde de siteyi ben yürütmeye başlamıştım. Yalnız o dönemde bu özelleştirilmiş internet alanında verilen ‘hizmet’i satın alma şeklindeki hakim uygulama işçi katılımı ve karşılıklı etkileşime çok sınırlı bir olanak tanıyordu ve sohbet ve forumlar gibi dar alanların dışında uygulamaların olmaması veya kitlesel olarak kullanılıyor olmaması taban ile iletişim, katılımı ve tabanın baskı yaratması anlamında çok düşük bir potansiyele işaret ediyordu.

Son on yıl içerisinde bu durum radikal olarak değişti. 2004 yılında özelleşmiş İnternet alanı olarak görebileceğimiz ‘worldwide web’ de yaşanan bir sıçrama yaşandı ve buna web 2.0 denildi. Daha interaktif ve yeni çip teknolojisi ve geniş bantlar denilen bilgi taşıma ve depolama olanaklarını radikal şekilde artıran teknolojiler bir yandan özgür alan olarak bilinen ilk dönem internetin daha da çok parsellenmesine yol açarken, diğer yandan hypertext temelli interface (arayüz) teknolojisinin ilerlemesi ile neredeyse İnternetin yarattığı ağı herkesin, derin bir teknik bilgi gerekmeden her tür programı uygulamayı yayıncılık, kültürel ve sanatsal pratik, ve hatta özel hayatın tamamını siber ortama taşıyabileceği bir platforma dönüştürdü. Bu gelişme devasa bir etik ve güvenlik problemleri ile devasa bir de ‘kolektif zeka’ olanağını beraber tetikledi. Toplumsal ve koordineli pratikleri sınırları da aşarak gerçek zamanlı olarak örgütleyebilme kapasitesi çıkardı ortaya. Programlama, sanat, kültür, hobiler, vb. gibi bir çok alana yayılan milyonlarca pratik küresel kriz ile birlikte politik ve genel olarak emek hareketi, sınıf mücadelesi alanlarını da sardı ya da içine aldı.

2011’den bu yana da adeta bir birleşik alanlar deneyimi ortaya çıktığına şahit oluyoruz. Şöyle ki: Özellikle 1999 Seattle ve 2001 Dünya Sosyal Forumları sonrasında, sosyal hareketleri, sendikal hareket ve özgür kültür, özgür bilgi, özgür yazılım gibi farklı alanları bulunan siber aktivizm arasında daha da yoğunlaşan etkileşimler ve dayanışma deneyimleri ortaya çıktı. Irak’ın işgaline karşı birden bire kabaran savaş karşıtı hareket 2003-2004 yıllarında zirve yaptı ve bu süreçte özellikle Indymedya kolektifleri, sosyal forumlar çerçevesinde kurulan dayanışma ağları ve kampanyalar yerel, ulusal ve uluslararası düzeylerdeki direniş ve mücadelelerin ulusötesi bir koordinayson ortaya koyabileceklerine yönelik işaretler ortaya çıktı. Video aktivizmi veya medya aktivizmi denilen bir fenomen bu pratiklerle eklemlendi ve gelişti; bir çok eylemci-sanatçı (artivist), alternatif medya ve kültürel .alışma, posterler ve afişlerin üretimi politik mücadele ile kaynaştı. P2P paylaşım kanalları torrentler, Korsanlar Körfezi, Wikileaks ve Anonymous bu ara dönemde ortaya çıkan öncüller oldu. Çok benzer deneyimler işçi ve emek hareketi içinde de gelişti. Öte yandan sermaye ve işveren örgütlerinin bu alanlarda çok hızlı geliştiğini, bilişimin tetiklediği yeniliklere hem öncülük ettiğini ve hem de yeni sermaye birikim kanalları oluşturarak Facebook, Google vb. gibi yapılarla yeni sömürü ve kontrol olanakları ortaya çıkardığını, ve bir çok firma ve sektör, hatta devlet aygıtı bile bu alanda kendini geliştirirken ne yazık ki, yerleşik ve bürokratik sendikal yapıların uyum ve adaptasyon konusunda en geride kalanlar olduğunu görüyoruz.

İsyanlar sonrasında bazı kıpırdanmalar başlasa da internet ve sosyal medya dünyasında ana akım ve sarı sendikaların hali acınacak durumda. Bu durum dünya genelinde değişmiyor. Örneğin Türk-İş’în Facebook’da sayfası yok, Hak-İş’in sayfasını beğenen sayısı 800. Buna karşın üye sayisi 400 bin civarındaki DİSK’in Facebook’da aldığı beğeni 6000’den biraz fazla..KESK için de benzer bir durum söz konusu. Hollanda’da ise Facebook üzerinde durum daha da kötü. Diğer ülkelerde’ve Twitter üzerinde de aynı çarpıcı tablo gözlemleniyor. Direnen ve mücadeleci sınıf sendikaları için durum bir nebze daha iyi fakat çok yetersiz. 2000’li yıllar ise, belirttiğimiz gibi, üretici güçlerde yaşanan dönüşümler ve bunların yarattığı toplumsal ve yapısal etkilere, toplumsal ilişki ve öznel olanaklarına bağlı olarak hem sendikal yapıların içinde hem de sendika yapılar dışında cereyan eden işçi ve emek mücadelesi anlamındaki deneyimlerde hem nicel sıçramalar hem de nitel dönüşümler getirdi. 2 Kasım 2011 Oakland Genel Grevi, 2011’den bu yana ‘Kara Cuma’ larda düzenlenen WalMart iş bırakmaları, 14 Kasim 2012 Avrupa Genel Grevi teşebbüsü, Occupy Wall Street’in geliştirdiği Borç Grevi (Debt Strike), IWW üyeleri ve işgalcilerin Amerika^da başlattıkları Ekonomiyi, Üretimi ve Sendikayı işgal Er deneyimleri, 99 picketlines, gibi onlarca deneyim, 2011 sonrası dönemde yaşanan ve söz ettiğimiz nitel dönüşümün somut örnekleridir.

2000’li yıllarda ortaya çıkan olanaklar ve geliştirilen deneyimlerin giderek artan bir hızla, 2004’sonrası teknik imkanlarda yaşanan sıçrama ile buluşuyor ve bu buluşma özellikle 2008’e doğu ve sonrasında kolektif eylemlik ve emek harekeleri anlamında niteliksel dönüşümlerin ortaya çıktığını gösteriyor. Sosyal Ağ Sendikacılığı, bu yeni biçim ve içerikler ile bir dEvrimsel dönüşüme tekabül eden bir kavramsallaştırma. İnternet, sendikal ve işçi iletişimi konusunda ilk İngilizce yayınları yapan Peter Waterman aynı zamanda ‘Sosyal Hareket Sendikacılığı’ kavramını 1980’lerde ortaya atmıştı. Bu kavram neoliberal saldırılar ve küreselleşme sürecinde çeşitli pratik ve teorik pratiklere ve tartışmalara konu oldu ve daha sonraları ‘ağ sendikacılığı’, ‘yeni sosyal sendikacılık’ ve ‘yeni enternasyonaliz’ tartışmaları içinde dönüştü. Waterman’ı ve bu deneyimleri yakından takip eden Eric Lee, aynı zamanda Labour Start projesini geliştiriyor, bu proje de 2008 yılında özel bir sosyal ağ servisi sunucusu olan Ning üzerinden Facebook’a alternatif ve sadece sendikacıları bir araya getirecek uluslararası sosyal ağ insiyatifi ortaya koydu. Bunlar olurken bir diğer yandan da bazı ilerici-reformcu sendika ve STK tarzı sivil muhalefet örgütünün de klasik platform biçimi yerine ağ tipi yeni deneyimler ve dayanışmalar geliştirmeye başladıklarını gördük:

Örneğin Dünya Sosyal Forumu (WSF) ve Avrupa Sosyal Forumu (ESF) içerisinde ortaya çıkan Emek ve Küreselleşme Ağı (L&G) gibi bir çok yerel, ulusal ve uluslararası emek ağı, kampanya grupları sendikalar, araştırmacılar ve eylemciler arasında bağlar kurulmasına ve gelişmesine mekan ve olanak yarattı. 2007’de Kenya’da yapılan WSF sırasında forumlarda emeğin daha görünür hale getirilmesi gibi açık bir hedefle başlayan L&G ağı deneyimi, 2008’de Malmö’deki ESF sırasında Avrupa’da faaliyet yürütecek örgütler arası enformel ve esnek bir ağ biçimini benimseyen Joint Social Conference deneyimini üretti. 2008 krizi ile birlikte JSC’toplantılarından AlterSummit inisiyatifi doğdu. AlterSummit, JSC’a kıyasla daha geniş ve daha formel politik amaçları ve yapısı olan bir platform ağ şeklinde gelişti. Bu süreçte bir yandan ESF süreci sönümlenme eğiliminde iken diğer yandan Floransa’da 2012 Kasımın’da, 2003’de başlayan ve Cenova’daki büyük savaş karşıtı eylemleri önceleyen ilk ESF yıl dönümünde yapılan Floransa 10+10 de AlterSumit sürecine bir katkı olarak tasarlanmaya çalışıldı. En son 2013 Martında Tunus’da yapılan WSF^de de toplanan bu grupların yeni hareketlere de ve tabandan örgütlenen yatay örgütlenmelere de ulaşma konusunda özel ve hassa bir çaba sarf ediyorlar. .Fakat bu bağlantıyı kurabilme konusunda gala bir çok problemle ve gen uyumsuzluğu ile karşılaşılıyor.

Yine de bu üç alandaki değişimler ve pratikler, yani sendika dışı yeni ve tabandan emek öz örgütlenmeleri, yerleşik sendikalarda yaşanan değişimler ve reformcu sendikalar, STK tarzı ilerici oluşumlar ve tabandan gelişen sosyal hareketler arasındaki etkileşimleri, Sosyal Ağ Sendikacılığı kavramsal çerçevesinden değerlendirebilmek ve anlamlandırabilmek mümkün Bu alanlarda yaşananlar bir anlamda, sendikal yenilenme, yeni ve büyüyen işçi sınıfı ve yeni bir enternasyonalizm çerçevesinde, 19.yy. sonu ve 20.yy başındakine benzer bir ‘yeni sendikacılık’ dalgasına tanıklık ettiğimize işaret ediyor. Yine, o zaman ki gibi bu yeni ‘yeni sendikacılık’ dalgasının, bir dünya devrimsel dalga ile çakıştığını görüyoruz .

Ayaklanmalar ve sonrasında hızla gelişen ortamda sendikal veya emek hareketinin yenilenmesi anlamında dijital araçlar ile ilişkili olarak ortaya çıkan deneyimlerden ve bunlardan sistemli şekilde öğrenilecek şeyler olduğuna dairdi. Yukarda bir birleşik alanlardan bahsetmiştik. Bununla demek istediğimiz şey aslında, benzer bir şekilde şuydu: Her bir alan bir diğeri ile etkileşim halinde yeni iletişim ve örgütlenme teknoloji ve pratiklerinden etkileniyor ve her alandaki deneyimlere içkin ortaya çıkan bilginin an önce kolektif hale getirilerek bilince çıkarılması ve özgürce yayılması önem kazanıyor. Halk isyanlarının da yukarıda dile getirdiğimiz yönde gelişerek, dünyayı gerçek anlamda değiştirmesi için bu elzem.

Somutlaştırırsak, aynı sendikal alanda olduğu gibi haber toplama ve yayma, yani gazetecilik diyelim, anlamında canlı yayınlar ile ilgili devasa bir deneyim ortaya çıktı. Bu alan yurttaş gazeteciliği olarak düşünülen CNN, BBC, gibi ana akım medyanın da IReport vb. gibi örneklerle karşımıza geldikleri bir alan. Fakat devrimsel dalgalar ile birlikte ortaya bir devrimci halk gazeteciliği olgusu çıktı. Ve bu alanda ana akım veya ‘liberal’ deneyimlerin çok ötesine geçildi. Örneğin Global Revolution, NaberMedya, Çapul TV, Toma La Tele gibi internet üzerinden kolektif ve bireysel olarak yayın yapan ve ayaklanmalarla sırasında çok sayıda izleyici çeken kanallar oldu. Örneğin Global Revolution her ayaklanma olan yerden yayın yapacak bir eylemci ağı ve Wall Street işgalinden bu güne kadar 600 milyondan fazla izleyiciye ulaşmış. Bu projeler ağlar aras ağlar şeklinde bir araya gelebiliyorlar ve I-Witness gibi projelere dönüşüyor. Aynı zamanda OccupytheComm, Global Occupy Medıa, Global Real News vb. gibi dijital medya eylemi ortaya koyan arkadaşların ve kolektiflerin bu proje çerçevesinde iş birliği geliştirerek canlı yayınlara eşlik edecek bir bağımsız ve küresel birer haber ajansı ağı oluşturmaya çalıştıklarını görüyoruz. Felsefe ise küresel ve ulusal ölçeklerde sermaye medyasını alt etmek.

Dİğer bir alan da örgütlenme ve eylem koordinasyonu alanı. Bu alanda açık kaynak ve özgür blog yazılımlarının, Twitter ve Facebook’un nasıl stratejik ve federatif (birbirine bağlı) bir şekilde kullanıldığını ve bu kullanımın hızla geliştiğini ve yayıldığını hepimiz gördük. Örneğin Twitter ve Facebook üzerinde bir takım bilinçli taktiklerin ekip çalışması ile kullanılması ile daha hızlı ve güçlü kampanya, geniş katılımlı eylemler ve eylemler sırasında yaygın ve etkili bir haberleşme geliştirilebildiğini biliyoruz. Bunun yanında Sykpe benzeri ama daha etkili Mumble gibi açık kaynak telekonferans sistemlerinin, yine Titanpad yada Pritepad gibi açık kaynak ve özgür kolektif doküman yazılımları ile online strateji ve değişim toplantıları yapılmasını nasıl kolaylaştırdığını, sosyal ağlar ile eş güdümlü şekilde kullanıldığında elimizin altında demokratik ve eşitler arası bir taban örgütlenmesi için gerekli altyapının ortaya çıkmış olduğunu söyleyebiliriz. Bu araçların kullanımı da yine 2011’den bu yana deneyimleniyor ve gelişiyor. Bu deneyimlerin sistemli eğitimlere dönüşerek dikey veya yatay her türlü toplumsal muhalefet örgütlenmesine uyumlaştırılması için eğitimler geliştirildiğini görüyoruz.

Sıradan insanların ve kitlelerin Gezi ve sonrasında örneğin, Twitter ve Facebook’u kullanmayı nasıl bir hızla kavradığına baktığımızda umut verici bir tablo görülüyor. Bence bu aşamada önemli olan, insanları, bireyleri, kolektif yapıların, gazetecilik, medya aktivizmi, sendikacılık, gibi alanlarda sosyal medya araçlarını ve diğer internet uygulamalarını nasıl telefon gibi, e-posta gibi, çaydanlık gibi, gündelik hayatlarımızda zaten yaptığımız işeri daha hızlı, verimli ve yaygın hale getirmek, ve yapamadıklarımızı yapabilmek için güçlendirici yeni bir toplumsal iş bölümü geliştirerek her türlü örgütlü ve toplumsal çalışmanın parçası haline getirmeye çalışmak. Bu da gerçek anlamda katılımcı ve demokratik bir toplum inşasını şimdiden gerçekleştirmeye çalışmak anlamına geliyor.

Bu anlamda bir çok deneyimin kurumsal ve sistematik anlamda önemli deneyler yaptığını, eğitici ve bilgilendirici projeler geliştirdiğini görüyoruz. Örneğin sendikal ve emek hareketleri alanında bilinen örnekler olarak ILCA, LabourStart, LabourNet. Global Labour Institute, New Organizing Institute, Union Solidarity International, Organizing 2.0 gibi pratiğe dönük örnekler ve LabourTech, LabourComm, Networked Labour gibi araştırma, eylem ve teoriye birlikteliğine yönelik ağları gibi oluşumların sayısı ve etkinliği giderek artıyor. Bunun yanında Free Software Foundation, Elektronic Frontier Foundation, P2P Vakfı, School of Commoning gibi, TacticalTech, CryptoParty, Free Culture Forum, Korsan Partiler gibi kurumsal inisiyatiflerin benzerleri Türkiye’de de, özellikle Gezi sonrası, hızla artıyor. Örneğin Alternatif Bilişim Derneği, Alternatif Medya Derneği, Tarem gibi, Sendika.org gibi deneyimler farklı alanlar arasında birer köprü görevi görüyorlar.

Ben de bir kaç blog ve ağ üzerinden hem bu tip deneyimleri toparlamaya, gözlemlemeye, birbirlerine bağlamaya ve buralardaki bilgiyi olabildiğince geniş şekilde yaymaya gayret ediyorum. Sosyal Ağ Sendikacılığı blogunu İngilizce, Türkçe ve Hollandaca yürütmeye çalışıyorum. Bunun dışında kendi geçim koşullarımı yaratabilmek için NetwOrg adında özellikle ilerici ve bağımsız sendikalara ‘non-profit’ danışmalık hizmeti veren hacklenmiş bir şirket kurmak durumunda kaldım. Bu araç aracılığı ile bir yandan kendimi minimum düzeyde yeniden üretebileceğim koşulları yaratmak öte yandan da 2010 yılı sonundan bu yana edindiğimiz kolektif deneyim ve analizleri daha çok işçi sınıfının kendi öz örgütlenmelerini güçlendirecek eğitim modülleri, deneyim ve yetenek paylaşımı atölyeleri, örgütsel taktik ve stratejileri sistematize edebilmeyi amaçlıyorum. Dediğim gibi bu yönde bir çok bireysel ve kurumsal çalışma yapılıyor ve bu çalışmalar arasında dayanışmalar ve köprüler kurulabilmesi, yine devrimsel dalganın olası felaketlerin önünü kesebilecek şekilde koordine edilebilmesi açısından da çok önemli diye düşünüyorum. Bu tarz bir sinerjinin yabandan yaratılması ve yayılması ile zaten nüveleri gözlemlenmekte ve analiz edilmekte olan, kapitalist üretim tarzına alternatif, eşitlikçi ve ileri bir üretim tarzının da daha hızlı yaygınlaşması mümkün olabilir. Ayrıca işçilerin ve ezilenlerin bu şekilde kendi emeği ve bilinci ile geliştireceği bilgi kümeleri, kaynaklar, stratejiler ve taktiklerin yaygınlaşması ile, Otpor ve Canvas deneyiminin neden olduğu, Soros, CIA gibi sınıf komplolarına alet olunmasının halk ayaklanmaları üzerinde yaptığı olumsuz algı ortadan kaldırılacaktır.

İçinden geçtiğimiz radikal toplumsal sosyal dönüşüm sürecine, bilgi iletişim alanı başta olmak üzere aşırı bir ivme ile ortaya çıkan teknolojik yeniliklerin toplumsal örgütlenme, politik ve kolektif eylemin dışa vurum biçimleri ve içerikleri, üretimin ilişkilerinin ve üretici güçlerin toplumsallaşması üzerine nasıl etki yaptığına kafa yoruyorum. Yeni medya konusundaki bilgim ve deneyimlerimde de bu çerçevede. O yüzden yeni medya, yeni iletişim araçları ve teknolojilerini, üretici güçler ve üretim ve bölüşüm araçları gibi, bugünden yarına inşa edilişleri anlamında bir üretim ve bölüşüm aracı, dolayısı ile de hem politika aracı (devlet aygıtı da), hem de politik mücadelenin nesnesi olarak bakıyorum. Geleneksel medyanın ortaya çıkışındaki devrimci rolü, ve geçen zaman içerisinde dalgalanan rolü de bu çerçeveye oturabilir.

Mesela geleneksel gazeteciliği bir Fransız İhtilali – basılı gazete – kamuoyu ilişkisinin dönüşümü anlamında düşünün. Halbuki geçen yüz yılda iletişim ya da medya, ana akım liberal düşünce insanlarınca ‘dördüncü’ güç olarak, parlamenter liberal demokraside, seçkinlerin toplumsal gücü ele geçirdiği merkezler olan yasama, yürütme ve yargı ile beraber değerlendirile geldi. Bu söylem Türkiye’ye ancak 90’larda girebildi o başka hikaye. Kriz ve isyanlara kadar bu böyle söylene geldi. Kriz ile adeta siyasi bir Buz Devri başladı ve kıtalar ayrıldı, kel düştü, kıllar döküldü. Yeni medyanın isyanlardaki rolünü yukarıdaki formüle benzeterek, toplumsal devrim – İnternet – gerçek zamanlı kamuoyu oluşumu şeklinde okumak mümkün. Şu an geleneksel Penguen medyası toplumsal gücün üreteni olan toplumdan sıyırarak devlet ve yönetenlerin elinde geçirildiği araçlara ek olarak bir modern hub olarak işlevini yerine getirmekte zorlanıyor.

Topyekun kurtuluş üretim tarzının tepeden tırnağa dönüştürülmesi mücadelesine bağlı

Ana akım veya radikal biçimleri ile yeni medyanın dönüşümlerinin tamamlanmış bir süreç olmadığı, güç ve sınıf mücadeleleri çerçevesinde şekilleneceğini belli. Bu açıdan iletişimin ve medyanın haber ve iletişim fonksiyonlarının yanında örgütleme ve sosyal değişim pratiğinin araçları olmaları açısından da değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gelişmeler, internet ve sosyal medyanın, bu dönemde, insanlara bu güç ve etki hubları üzerinden atlayarak birbirleri arasında bağlar kurma, iletişim ve bilgi akışı kanalları kurabilme olanağı vermekle kalmadı.Yurttaş Gazeteciği gibi fenomenler ortaya çıkan imkanlardan sadece birisinin yansıması. Asıl sistem için en büyük tehdit, ki sistem bunu bir refleks olarak dönüşümünün motoru haline getirmeye çalışıyor, üretim, mülkiyet ve bölüşüm gibi altyapısal ve kültür, yasalar, politika, ideoloji vb.gibi üstyapısal ilişkiler üzerinde ortaya çıkmış durumda ki, bence günümüz kapitalizminin krizini hem tetikleyen, hem de ona çözüm olabilecek bir gelişme bu .

Bu perspektiften, habere veya olayların bilgisinin ve bu bilginin iletişimi, bir anlamda bölüşümü konusunda geleneksel medyanın yaşadığı kriz ile, sermayenin birikim, üretim araçlarının sahipliği, mülkiyet, ticaret ağlarının kontrolü, istihbarat güvenilirliği, vb. anlamda da üretimin toplumsal ilişkilerinin düzenlenmesi biçimlerinin yaşadığı kriz aynı. Yani bireyler, yurttaşlar sendika üyeleri, işçiler, tüketiciler, seçkinci ve katı bir hiyerarşi üzerine inşa edilen kurumlar, piyasalar ve onları koruyan yasalar ile üzerine geçirilen deli göleğini yırtıp atabilme günüce, en azından şu an için ve yine en azından potansiyel olarak, sahip oldu.

Yalnız aynı gelişme, daha fazla izlenebilme, gözetlenebilme ve kontrol edilebilme gibi bir çelişki ile de karşımıza çıkıyor, çünkü aynı aygıtları ordular, istihbarat servisleri, polis ve diğer devlet aygıtları da kullanıyor.Ki bu durum aynı zamanda, seçkinler ve yönetenlerin kurdukları güç blokları arasındaki mücadelelerin de ağ ya da sosyal ağlar dolayımı ile verilmeye başlandığı bir durum çıkardı ortaya. AKP ve Gülen kavgasının sosyal medyaya taşınması ve tele kulak, PRISM, NSA gibi fantastik noktaya varan olaylar gibi. Bu anlamda sosyal veya yeni medyanın, ve internetin kendisinin çelişkili bir mücadele alanı, belki de en belirleyici mücadele alanı olduğu çokça ve haklılıkla dile getiriliyor. İsyanlarda, ve isyanları önceleyen dönemde ortaya çıkan Korsanlar Körfezi gibi p2p dağıtımlı paylaşım ağlarının ve kanallarının yaygınlaşması, bilginin özgürce üretimi, yayılması ve korunması üzerine ciddi bir mücadele ortaya koyan Korsan Partiler, Anonymous, LulzSec, Wikileaks, Red Hack gibi fenomenlerin ortaya çıkışı da bunun kanıtı. İsyanlar ve devrimci süreçler bir anlamda şimdiye kadar ayrı olarak algılanan bu alanları, sokağı ve siber alemi birleştirme yönünde çok ciddi bir sıçramayı tetikledi.

Yeni medyanın geleceği bu anlamda bu alanlardaki isyanların, yani yeni insan ve yeni toplum mücadelesinin geleceğine diyalektik olarak içkin. Yani eğer eğer isyanlar bastırılır ve küresel bir faşizm hakim kılınırsa yeni medya, diğer bir çok ileri teknoloji ile birleşerek Metrix kapalı cezaevine dönecek gezegenin karanlık bir kontrol ve ceza aracına da dönüşebilir. Ya da, Jeremy Rifkin’in reklamını yaptığı ‘dağıtımlı kapitalizm’ gibi krizin bir savaşla veya uzlaşma ile çözümü sonrasında ortaya çıkacak Çİn merkezli, daha geniş bir burjuvazi ve orta sınıfa dayanan ama merkezde tatlı ve esnek ama çevreyi acımasızca ezen ve sömüren bir kapitalizm versiyonunda güçlü bir hegemonya aracına dönüşebilir. Son ve en elzem ihtimal ise, şu anda devrimci bir araç olarak rol oynadığı isyanların başarıya ulaşması ile hakim kılınacak farklı ve yeni, ileri komünal bir üretim tarzının hakim olacağı bir uygarlıkta tam ve gerçek bir demokrasinin kurulması ve işlemesinde en önemli araç haline gelebilir. Aslında şu anda bile bu üç olasılığın izlerini gözlemek mümkün yeni medya alanında, ve de geleneksel medya hala tamamen etkisini yitirmiş değil.

Eski bir Çin atasözününde dediği gibi: “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!”

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s