Gezi Direnişi’nden Tekel Direnişi’ne bir köprü kurmak gerekir – Funda Başaran

Taksim’de Gezi Parkı’nın yıkılması ve yerine Topçu Kışlası yapılması projesi doğrultusunda Gezi Parkı’ndaki ağaçlar kesilmeye başlanana kadar, bireysel olarak inanılmaz bir yalnızlık duygusunun içine gömülmüş durumdaydık. Gezi Direnişi hepimizi bu yalnızlığın içinden çekip çıkardı. 28 Mayıs’tan başlayarak her gün büyüyen ve farklı renk ve biçimler kazanan Gezi Parkı Direnişi tüm Türkiye’ye yalnızlığı, umutsuzluğu sadece kendisinin yaşamadığını gösterdi; bu yanılgıyı geçersiz kıldı.

Bu duyguya o denli ihtiyacımız vardı ki, son 12 gündür bu duyguyu sonuna dek yaşamakla yetindik. Belki henüz derinlikli siyasal çözümlemeler yapmanın ve geleceğe dair öngörülerde bulunmanın zamanı değil. Ama 3 yıl önce bize benzer duyguları hissettiren, yüreklerimize umut kıvılcımını, akıllarımıza ‘mücadelenin yeni bir safhası mı başlıyor’ sorusunu düşüren Tekel Direnişi ile Gezi Direnişi arasındaki bağları kurmanın tam da zamanı. Tekel direnişi ile hem duygusal hem de düşünsel olarak kurulacak bağlar, Türkiye coğrafyasında geri dönüşsüz ama öngörülemeyen değişimlerin başlatıcısı olan Gezi Direnişi’nin geleceği üzerinde son derece etkili olacak.

Dünya tarihinin son 20-25 yılı teknoloji ekseninde yazılıyor. Teknolojinin dünya ekonomisini, siyasetini, kültürünü ve toplumunu belirlediği sürekli farklı farklı biçimlerde ifade ediliyor. Hatta teknolojiden yola çıkarak yaşadığımız dönem, içinde yaşadığımız toplum isimlendirilmeye çalışıyor. Bu elbette ki boşuna değil. Teknoloji 1970′lerden bu yana yaşanan toplumsal dönüşümün önemli bir boyunu oluşturuyor. Ancak hızla gelişen teknolojinin zihinlerimize bulaştırdığı teknolojik belirlenimciliğin zaten sınırlı olan açıklamaları da, yaşananlarla birlikte hızla geçersizleşiyor. Teknolojik belirlenimcilik üzerinden yaratılan teknolojinin zorunlu olarak bizim için çizdiği, müdahale edemeyeceğimiz, mücadele edemeyeceğimiz, sadece uyum sağlayabileceğimiz gelecek bir süredir çatırdıyor. Dünyanın dört bir yanında insanlar bu geleceğe müdahale etmeye, bu gelecekle mücadele etmeye başladı.

Teknoloji ile şekillendirilmeye çalışılan toplumda daha önceki sınıfsal oluşumlardan farklılıklar gösteren iki yeni kesim ortaya çıktığını artık söylemek mümkün. İlki, iyi eğitimli, neredeyse tamamı ikinci bir dil bilen, küresel iletişimin önemli bir boyutunu oluşturan yeni teknolojilere erişebilen ve bunları etkin bir şekilde kullanabilen, yeteneklerini, yaratıcılığını ve bilgisini bu teknolojiler üzerinde yükselen ekonomik faaliyet alanlarında görece iyi bir ücret karşılığında satarak var olan bir sınıfsal oluşum. Bu sınıfsal oluşumun üyelerinin geleceğe dair beklentileri yüksek, ama aynı zamanda endişeleri de son derece yüksek. Bu sınıfsal oluşum gerçek olmaktan ziyade söylemsel bir kategori olan ‘orta sınıf’ içerisinde kabul ediliyor ve sahip oldukları emek gücü fiziksel olmaktan ziyade zihinsel/‘bilgi yoğun’ bir nitelik taşıyor. İşçi sınıfının geleneksel sendikal yapılarının örgütleyemediği, sanayi proletaryasının kendisinden saymadığı, fabrika benzeri, vardiyalı çalışan büyük iş yerlerinde, birkaç kişilik küçük ofislerde ya da serbest olarak kendi evlerinde çalışan bu yeni sınıfsal oluşum küresel çapta giderek işçi sınıfına yaklaşıyor ve siyasileşiyor. İkincisi ise, neo-liberal sermaye birikim süreci içerisinde yoksullaştırılmış ve mülksüzleştirilmiş dolayısıyla ağırlıklı olarak toplumun dezavantajlı kesimlerinden gelen ağır çalışma koşullarında ucuz işçi olarak çalışan geçici ve güvencesiz işçilerden ve işsizlerden oluşuyor. Bu ikinci sınıfsal oluşumun içinde işsizlerin de yer alma nedeni güvencesizliğin ta kendisi yani çalışma ile işsiz kalma arasında sürekli gidip geliyor olmaları. Bu sınıf her ne kadar geleneksel işçi sendikaları tarafından görmezden gelinse de bir önceki sınıfsal oluşumun tersine proletaryanın tartışılmaz bir parçası.

15 Aralık 2009′da başlayan, Ankara’nın orta yerinde Sakarya’da kurulan çadırlarda devam eden ve 2 Mart 2010 tarihinde çadırların sökülmesiyle sonlanan Tekel Direnişi ise güvenceli işleri ve sendikal örgütlenmeleri olan bir grup kamu işçisinin neo-liberal politikaların saldırısıyla güvencesizleştirilmeye ve örgütsüzleştirilmeye karşı direnişiydi. Yani asıl olarak yukarıda bahsettiğimiz işçi sınıfının yeni kesimleri değil, geleneksel kesimi, bürokratik sendikal yapıları da bir ölçüde arkalarına alarak direndi Tekel Direnişi’nde.

Tekel Direnişi’nin ardından yapılan bir söyleşide Ergin Yıldızoğlu yeni bir sınıfın şekillenmekte olduğunu ve bu yeni sınıfın direnişin etkisinin yayılmasında katalizör olarak rol oynadığını söylemiş ve eklemişti:

“Ancak sınıf olarak, bir kitle olarak katılmadığı için, örgütlenmediği için aslında yapabileceği katkının çok az bir kısmını yaptı. Eğer bu kesim ekoloji davasını destekler gibi kalkıp tekel işçilerine destek vermeye karar verseydi kimse duramazdı bunun önünde.”

Ergin Yıldızoğlu’nun tanımladığı bu yeni kesim tam da yukarıda ana hatlarıyla tarif etmeye çalıştığımız zihinsel/‘bilgi yoğun’ işlerde çalışan sınıfsal oluşumdu. Bunların yanı sıra Tekel Direnişi’ne güç verenler arasında güvencesiz ve geçici işlerde çalışan yeni ve genç işçi kitlesi, yani yukarıda tariflediğimiz ikinci sınıfsal oluşum da vardı. Tekel işçileri ise geleneksel işçi sınıfının temsilcileri olarak güvencesiz ve geçici yeni işçi grubunun arasına katılmayı reddederek mücadele veriyordu. Ama bu genç işçi ve işsiz kitlesinin önemli bölümü başından sonuna dek alanda Tekel işçilerinin yanında oldu.

Tekel Direnişi işçi sınıfının farklı parçalarını romantik denilebilecek bir düzeyde bir araya getirdi ama düşünsel olarak bir araya getiremedi.

Aradan geçen 3 yılı aşkın süre, bu bir araya gelememenin cezası gibiydi. Önce Tekel işçilerinin 1 Nisan 2010′da Ankara’ya tekrar gelerek yaptıkları eylem dağıtıldı. Polis müdahalesi ile Tekel işçileri Sakarya’dan çıkartıldı ve evlerine dönmek zorunda bırakıldı. Ardından Taksim ‘1 Mayıs Meydanı’ olarak kazanılmış olsa da, sadece emek örgütlerinin talepleri değil tüm talepler duymazdan gelinmeye, duyurulmak istendiğinde gaz bombası, tazyikli su ve medya yasağı ile boğulmaya çalışıldı. 2013′ün ilk 5 ayı ise tüm bunların zirve yaptığı bir dönem olarak yaşandı. Taksim meydanı emekçilere yasaklandı. Gaz bombası ve tazyikli sudan payını almayan kalmadı. Yılın başından itibaren ODTÜ öğrencilerinden, Emek Sineması’nın yıkılmasını protesto edenlere, 1 Mayıs eylemcilerinden, futbol taraftarlarına, Reyhanlı’da yaşananları protesto edenlerden yemeklerini beğenmeyen üniversitelilere kadar herkes biber gazına maruz kaldı, tazyikli suyla ıslandı ama daha önemlisi iktidar tarafından şantaj ve tehdit de dâhil olmak üzere farklı yöntemlerle terbiye edilen medya tarafından bu gerçeklerin karartılması ya da saptırılması ile görünmez kılındı.

Bugün Gezi Parkı’nda direnen ya da Türkiye’nin değişik merkezlerinde sokağa çıkanlar Tekel Direnişi ile romantik bağlar kuran ama direnişin yardımcı özneleri olmaktan öteye gidemeyenler. Ergin Yıldızoğlu’nun deyişiyle ‘hem kendilerinin hem de toplumun geri kalanının zincirlerini üreten’ eğitimli, görece yüksek ücretli, geleceğe dair hem beklentileri hem de endişeleri olan ve giderek işçi sınıfına yaklaşan yeni sınıfın Gezi Direnişi’ndeki varlığı, direnişin üretimleriyle, mizahıyla, bulduğu yeni eylemlilik biçimleriyle kendisini belli ediyor. Bu yeni sınıf Gezi Direnişi içerisinde kentlerin kıyısında yaşayıp, geçici işlerde çalışan, güvencesiz bir genç işçi ve işsizler grubuyla da ortaklaştı. Denilebilir ki Tekel Direnişi’nin yardımcı özneleri Gezi Direnişi’nin asıl özneleri oldu. Bu birbirinden önemli farklılıklar gösteren iki yeni işçi grubunu birleştiren eksenin güvencesizlik olduğu söylenebilir. Ancak bu güvencesizliğin sadece ‘ekonomik temelli bir güvencesizlik’ olmadığı, kendilerinin ve çocuklarının geleceğine dair, gezegenin geleceğine dair yoğun bir umutsuzluğu taşıyan çok boyutlu bir güvencesizlik olduğu ve bunun bir özgürlük talebi olarak kendisini ifade ettiği de belirtilmelidir. Bugün görünüşte ‘üç-beş ağaç’ vesilesiyle patlak veren tam da bu insanların bilincinin derinliklerinde uzun süredir hazırlanan bir direniştir.

Bu iki yeni işçi grubunun Tekel işçilerinin direniş öncesinde temsil ettiği geleneksel işçi sınıfı ile buluşması, ekonomik, politik, kültürel taleplerini, örgütlenme biçimlerini, dayanışma mekanizmalarını ortaklaştırması, Gezi Direnişi’nin geleceğini belirleme, direnişe kapitalizm ötesi ufuklar sağlayabilme olasılığını taşımaktadır. İşte bu nedenle, bugün Tekel Direnişi’ni hatırlamanın, Tekel Direnişi’nin asıl özneleri ile Gezi Direnişi’nin asıl öznelerinin bir araya gelme olasılıklarını düşünmenin, yani Gezi Direnişi ile Tekel Direnişi arasında bir köprü kurmanın zamanıdır.

Orjinal metin

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

w

Connecting to %s